Cumartesi, Temmuz 24, 2010

eternal life

ya şimdi herkes hayatın anlamını arıyor falan. lokman hekim bulmuş yaprağa yazmış ama yaprak uçmuş falan diyorlar. ne kadar doğru bilmem ama bence "iyi insan olmaktan ziyade kötü insan olmamak" yazmıştır. öyle olduğunu tahmin ediyorum. ya da "le vent nous portera" yazmıştır da uçurmuştur belki rüzgar. neyse saçmalamadan gelişmeye geçeyim.

şimdi bence tüm ilahi dinlerin mottosu da budur. değildir. evet 1 saniye içinde fikir değiştirdim. batının en hızlı fikir değiştiren kovboyuyum. dinlerin amacı iyi insan olmandır. 1000 sene öncesinin ahlak kavramlarıyla ahlaklı olmandır da belki. ama genelde iyi insan olmanızı öğütler, kötülükten sakının der.

ama yani bence kötü insan olmamak da yetebilir zira fazlasyla kişisel bir dünyada yaşıyoruz. yani ateistliği ahlaksızlıkla, kötü insan olmakla karıştıran bazı insanlar da var. ama birçok dindar geçinenden daha iyi ve ahlaklı yaşayan ateistler de tanıyorum. o yüzden demem o ki nihai amaç bence "kötü olmamak"tır. bu kendiliğinden iyiyi getirir diye düşünüyorum. ha şimdi diyeceksiniz "iyilik ve ahlak göreceli de kötülük değil mi?" off çok köşeye sıkıştırıcı sorular soruyorsunuz ama. buna cevabım "genel-geçer iyi kavramları zaten olumsuzluk ekleriyle oluşturulmuştur. 'çalma', 'öldürme', 'dedikodu yapma' vs. o yüzden bence zaten kötü davranışlar daha genel-geçer tanımlara sahip ve otamatikman kötülük yapmayınca iyilik yapıyorsunuz.

peki şimdi kötü olmayan ama iyi de olmayan insanlar var. mesela adam hiçbir kötü harekete girişmiyor ama bunu evden dışarı çıkmayıp video oyunları oynayarak yapıyor. bu insana kötü diyebilir miyiz? iyi diyebilir miyiz? ne diyebiliriz? bence dediğim gibi kişisel bir sorundur bu; ve kötülük yapmayan bir insan özünde iyidir. geri kalan davranışları psikolojik sorunlara veya kişisel bazı ahlak çıkarımlarına dayanabilir. altruizm veya pragmatizm veya utilitarianizm gibi mesela. ama bu ideolojiler ve ahlak çıkarımları o insanı kötü olarak yargılamaya sürüklememeli bence bizi.

özet geç dediğinizi duyar gibiyim. şöyle bitireyim o zaman: hayatın nihai amacı iyi olmak değil kötü olmamaktır. bunu tanrılara inanmayarak da yapabilirsiniz ama çok isterseniz bu konuyla alakalı yazılmış 4 tane kitap var. yanlış yorumlamamak şartıyla feyz alabilirsiniz.

off son satır çok didaktik konuştum. böyle olsun istememiştim. uykum var affedin.

Pazartesi, Haziran 28, 2010

lost

paralel bi evrende koşuyorum
at biniyorum 40 günlükken ve ok atıyorum
sürek avına çıkıp sürekli avlanıyorum
kımız içiyorum, kalkanda pişiriyorum avlarımın etini
sigara içmiyorum paralel evrende, oksijen dolduruyor ciğerlerimi
ve oksijenle kafa oluyorum
saçım belime kadar ve belimden aşağısında doru bir at
saçımla birleşiyor atın yelesi ve jack sully oluyorum
müzik dinlemiyorum çünkü ihtiyacım yok
yaşanmamışlıklarım yok ve pişmanlık da yok

işe gidiyorum paralel evrende, medeniyetin boyunbağını takıyorum
elimde bond çantayla yancı uşakları oynuyorum
perde yok paralel evrende, hayatlar tek atımlık trajedi
ve ben hamlet'teki kurukafayı oynuyorum
gözlerim reddedene kadar pornografiye maruz kalıyorum
otomatik portakal oluyorum

başka bir evrende aç kalıyorum
25 yaş çok fazla yaşamak için
yılan zehrinden ok yapıyorum ve sürek avına çıkıyorum
sürekli yenik düşüyorum doğaya ve kaybediyorum
tüm vücudumda dövmeler ve pençe izleri
yakılıp dereye kum oluyorum

gözlerimi açamadan ölüyorum başka bir yerde
şansıma gülüyorum ve nirvanaya eriyorum
nirvana dinleyince elimde bira olmuyor böylece
dünyayı baştan satan adamı oynuyorum
ki oyunculukta iyiyimdir

başka bir evrende kamburum çıkmış halde
bilgisayara bir şeyler yazıyorum
ne yazdığımı bilmiyorum ve saçmalıyorum
tek bildiğim zincirler diyarında olduğum

Pazar, Haziran 20, 2010

eleanor rigby

selam
ben uslu olduğu halde şirinleri göremeyen çocuğum.
kola içince harikalar diyarına da gitmedim.
bir dolabın arkasındaki gizli geçite de giremedim.
selam cesur yeni dünya, ben gökyüzüne değemedim
toplayamadım çavdar tarlasından çocukları
düşmeden uçuruma;
can sıkıntısından bi arabı da öldürmedim
sevmedim revaşta olanları,
sevinenle sevinemedim.
loto tutturamadım hiç ve keza piyango da
amortileri almaya tenezzül etmedim.
martılara simit atmadım hiç, çayları yok diye;
yemedikleri halde kedilere ekmek verdim.

Cuma, Haziran 18, 2010

asylum years

şu sıcak, yapış yapış tatil günlerinde tek istediğim ankaradaki kasveti, sınavları, karmaşayı unutup mutlu mesûd bi tatil dönemi yaşamaktı. genelde yaz tatilleri öncesi "lan naapsam acaba 3 ay köskös evde oturmayalım" diyip telaşa kapılırdım. ama bu sene o da yok. yaz tatilinde plan yapmak kadar saçma ve hayal kırıcı birşey olmadığını anladım çünkü artık. günlük mutluluklar, ufak beklentiler ve "take it easy meeean" günüdür yaz ayları.
buraya yazacak milyon tane iç karartıcı mesele ve yaşamamayı isteyecek kadar olumsuzluklar olsa da hayatımda bunu buraya yazıp canını sıkmayacağım kimseyi. burası blog, bi ağlama duvarı değil. ben de isterim güzel şeyler yazmayı ama bakıyorum da bi elin parmaklarını geçmez mutlu yazılarım. bunun nedeni ne peki?
bence bunun nedeni insanın üretme gücünün keyfi yerindeyken gelmemesi. yani düşünsenize; keyfim yerinde, mutluyum. e o zaman neden iç dünyamı farklı şekillerde dışarı döküp bi şeyler üreteyim ki? bunu felsefe hocam sayın sandy -the king- berkovski ile de tartışmıştık. bana aşk şarkılarının varlığından bahsetmişti. aşktan mutlu bi şekilde bahseden bi şarkı var mı sayın berkovski? evet aynen bu cevabı vermiştim. en mutlu aşk şarkısının içinde bile gizli bi ironi, saklı bi kaçıp gitme isteği yatar. inanmıyorsanız inceleyin. tezime aykırı bi şarkı varsa getirin beraber tartışalım.
sadece şarkılar da değil tabi. keza resimler de. nazım boşuna sormadı abidin'e mutluluğun resminin mümkünatını. ve bence bunun mümkün olmayacağını nazım da biliyor. sanat dallarında durum böyle. bi acı olamdan, bi iç sıkıntısı olmadan, dolmadan boşaltmaz insan içini, üretemez.
tabi şimdi üretim diyince teknolojik gelişmeler, sanayi devrimleri hedehödö de geliyor akla. fakat dikkatli incelerseniz iklimsel, coğrafi, beşeri baskılar görmemiş insanların, medeniyetlerin üretmeye ve gelişmeye ihtiyacı olmadığını görürsünüz. avrupa kıtasını iklimsel, coğrafik ve politik olarak incelerseniz sanırım ne demek istediğimi anlayacaksınız. afrika'yı da inceleyebilirsiniz. keza ikisi de güzel örneklerdir.
neyse, demem o ki, buraya ne kadar az yazarsam o kadar mutluyumdur. bunu anlayın dostlarım. bu satırları yazmamın nedeni de can sıkıntısı. bi şeyler yazma ihtiyacı içinde olmam bile aslında o kadar da mutlu olmadığımı gösterebilir ama ... neyse ....

Çarşamba, Mayıs 19, 2010

ben ölmeden önce

bilemezsiniz ki.
nereden bileceksiniz sevimli Ford KA'lara hüzünle baktığımı; veyahut her Ford Tourneo Connect gördüğümde boğazımın tıkandığını...
nereden bileceksiniz Galatasaray'ın maçlarını yalnız izlerken maçla ilgimin kalmadığını...
nereden bileceksiniz Konya'daki evin mobilyaları değişince burukça sevindiğimi...
ve nereden bileceksiniz kundura giyemediğimi...
nereden bilinecek neden tatile çıkarken sevinmediğim...
ya da nereden bileceksiniz ki balık tutmayı ben bu kadar çok severim...
bilmezsiniz ama stadlara da yalnız gidemem ben, yola da çıkamam yalnız; o yüzden araba sevmem...
bilinmez neden ara sıra sustuğum, yıldızlara baktığım...
bilir misiniz ki uyanmak istemem ben bazı rüyalardan; ve veda da etmem rüyalarda, veda edemediğim için gerçek hayatta da.
ama severim yine de, sevdiğim günlerin hatrına; artık sevgi namına rüyalar kalsa da...

Dünya Kupasını Neden Severiz?

1- 4 yılda bir yapılır, özletir kendisini.
2- 4 yılda bir çocukluğunuza döner, Panini koleksiyonu yaparsınız
3- 4 sene öncesini düşündürerek nostalji yaparsınız
4- 4 senede hayatınızda neler olup bittiğine bakarak kişisel çıkarımlar/değerlendirmeler yaparsınız
5- Sıcak ve bunaltıcı yaz günlerinde akşam buz gibi birayla maç izleyecek olmanın heyecanı sarar bedeninizi (çok gay oldu bu)
6- Dünyada bi milyarı aşkın insanla aynı aktiviteyi yapmaktan ötürü heyecanlanırsınız
7- Ertesi gün finaliniz olmasına rağmen size oturup bu yazıyı yazdırabilme gücü vardır

Perşembe, Mayıs 13, 2010

rajaz

hayatın anlamını aramak nafile. bulduğumuzda artık dünyada olmayacağız. hayatı anlamlandırmaya çalışmıyoruz aslında, ölümü kabullenmeye çalışıyoruz. ölecek olmanın verdiği bir gerginlikten başka bir şey değil hayatı anlamlandırmaya çalışmak. ışığı gördüğümüzde anlayacağız hayatı; yapmak isteyip de yapamadıklarımızı, en mutlu olduğumuz zamanları, kendimizi üzdüğümüz anlardaki pişmanlıkları, aşkları, aşıkları... pişmanlıkları demiş miydim? her neyse, yine anı yaşayın diyip de sıkıcı olmak istemiyorum. sadece mutlu olmaya çalışarak, varlığımızın ağırlığını bastırarak yaşadığımız anların anlamsızlığı çökecek üstümüze, o ağırlık kalktığında da varolmayacağız zaten. sonrasında nelerin beklediği bilinmez. sonrasında boşluk da olsa şu anda içimizdeki boşluktan daha büyük olamaz.
herşeyi basite indirgeyerek yaşayamıyorum, yapamıyorum. kabullenemiyorum olumsuzlukları, olumsuzluklarımı, olumsuzluklarımızı, neden sıkıldığımızı, ne için sürekli bir kavga içinde olduğumuzu. huzur istiyorum. kemiksiz huzur, sâfi. imkansız, biliyorum...
isteyip de elde edemediklerimizin şerefine, engellerin şerefine, gündüzleri saklanan yıldızların şerefine, kalbimize umut veren umutsuzlukların şerefine, adaletsizliğin şerefine, lanetlenmiş ruhların şerefine, şerefimize;
bir gün daha dönsün dünya, bir gün daha yaklaşarak huzura...