Pazar, Nisan 11, 2010

pesimist değilim. birazcık isyanım var

doğayla içiçe yaşayan insanları görünce balatalar yanıyor benim kafamda. "başlarım okuluna politikasına; gezmek istiyorum ben, dünya turu yapmak istiyorum bir sırt çantasıyla, doğadan aracısız beslenmek istiyorum" diye serzenişlere yatay geçiş yapıyorum. bugün yine istanbuldan ankaraya dönerken çadırlarda yaşayan göçebeleri, harleylerin üstünde veteranından gencine motosiklet tutkunlarını gördüm. yüzümü yalayan rüzgar, saçlarım dalgada uçuşarak(bu saçlarla zor) o yollarda gitmeyi ne kadar çok istedim. içim gitti resmen. bir dere kenarına park etmiş vanı da gördüm, yanında karavanı. "süper lan" dedim içimden. zirvesi gözükmeyen dağlara baktım, pınarların dereye karıştığı kanallardan su içen ineklere baktım; her şey iç içe. "budur anasını satayım ya" dedim. sitemlerdeydim. sonra kafamı eğdim önüme. elimde kamu hukuku notları. altına imza atmadığım kontrakt sonucu oluşan kamuda yaşayan ve bu kamunun kurallarını, münasebetlerini ezberlemek zorunda olan bir garip öğrenciydim. "nelerle geçiyor ömrüm" dedim. 4 duvar arasında yurttan okula okuldan yurda; varsa yoksa dersler. dört duvar arasında felsefe mi olur hacım? hayatı yaşamak yerine anlamlandırmaya çalışıyoruz resmen. gereksiz. hayat dışarıda, doğada... ne olacak ben hayatın anlamını kitaplardan çıkarınca. yaşayamayacağım o kurallara ilkelere göre; gene benim canım sıkılacak. çok jakoben kafalarda takılmadıkça geniş çaplı politik felsefe düşünmek de anlamsız. moral felsefesi biraz daha uğraşa değer gibi ama o da sonuçta anarşiye kayıyor benim kafada. toparlayamıyorum arkadaşım. zorla mı!? zaten sevmiyorum yaşadığım çağı; eski filizofları okutup iyice intihara meyilli yapıyorlar.
isyankar ergen triplerine girmişim gene ya. kendimdem serinledim bi an. neyse, gerçek düşüncelerim de bu ama. pesimist değilim; sadece birazcık isyanım var hayata karşı. gerçi bu aralar kafam çok rahat. artık kötü şeyleri pek getirmiyorum aklıma. güne, geleceğe dair planlar ve geçmişe dair kurmacalar yapmıyorum. birazcık da anın tadını çıkarmak gerek. beynime format atıyorum denebilir. genel olarak mutluyum. önümdeki iki sınav, bi quiz, 2 essay ve felsefe münazarası bile yıldıramaz beni. bugün münazaraya the dude gibi çıkmayı geçirdim aklımdan. baya komik olurdu aslında ama nalet olsun içimdeki süper egoya. herşeye rağmen sessizce oturup bu haftanın geçmesini bekleyeceğim.8 yaşında olmak gerçekten çok güzel...

Salı, Nisan 06, 2010

roll over

life's like a roller coaster. there are ups and downs. mostly you feel nausea and think that you could get away by closing your eyes. you think that you couldn't bear it without holding something. generally you make a lot of noise. in the time you most fear, you know that the direction would change soon. the only thing you don't know is you are going to come to the point you started. what a shame...

Perşembe, Mart 25, 2010

geçmiş zaman olmaz

Hiç yaşamadığın ve ömr-ü hayatın boyunca hiç yaşayamayacağın zamanların hüznü çok başka oluyor. Geçmişte olup bitmiş fakat delicesine görmek, yaşamak istediğim o kadar şey var ki. Bu duyguyu hiç bir zaman anlatamayacağım sanırım ve içimde ukte olarak kalacak hep. İzlesem yeter bazı şeyleri; Fransız Devrimini mesela. nasıl bir duyguydu acapa bi çağı kapatmak? Ya da İstanbul'un fethi... Yaşamak da güzel olabilirdi; 1800'lerin İstanbul'unu, '68 kuşağını, Osmanlı'nın en güzel dönemlerini, Machu Picchu'nun yaşadığı zamanları, milattan önceki yıllarda bir mağarayı, Vikinlerin zamanını... Olmayacak şeyler bunlar. Yaşayacağım süre içinde de zaman makinasının yapılacağını öngörmüyorum. Ama bunların düşüncesi beni çıldırtmaya yetiyor bazen. İşin ilginç olan yanı şu ki; benim yaşadığım bu döneme ilerde platonik bi özlem duyacak olan nesiller de olacak belki, mümkündür. Fakat ben şu an apaçık bi şekilde kıymetini bilmiyorum bu dönemlerin. Hiç görmediğim geçmişe bi özlem var salakça. Geleceğe dair en ufak bi merak yok içimde. Yaşadığım süreçte olup biten şeylerin önemini ve kıymetini şu an bilmek zaten imkansıza yakın bir şey. Yani her halükarda yaşadığım dönemden zevk alamıyorum; belki ilerde geçmişi yâd ederim ben de. Ama bu paradoks deli etmekte beni. Anı yaşamayı isterdim; ama olmuyor. Başka zamanların afrodizyakları sürülmiş sanki zihnime. Ne yapacağımı bilmiyorum şu anda. Belki ilerde bir ışık yanar beynimde. Şu anda durum böyle; biraz saçma, biraz sapan...

Pazartesi, Mart 15, 2010

egeye ağıt

hiçbir şeyin olmadığı zamanlardaki sessizlik
ve sigaradan çekilen nefesteki çıtırtı
ayaklarım denizdeyken ne de güzeldi küçükayı
yanımdan yükselen cılız ses
sessizce diyordu ki acele et
ama zamanı durdurmuştum ben einstein'dan evvel.
demiştim öncesinde: keşke burda olsaydın
egede batarken ah güneş, garbın afakımı sarsaydı
yavaşça uzanırken kumsaldaki şaraba,
ay dede güldü ve seslendi dyonisos'a
midasın diyarında kuyulara sordum:
kimin boynu bir kuğunun boynu?
cevap alamadım.
milattan sonra ikibin küsür yılım
benim miladım senin miladın
olsa da gelecek parlak bana
karanlık çağda kaldı benim aklım.

Perşembe, Şubat 25, 2010

yağmurun sabahında

ya içindesindir çevrimin; ya da dışında
şubatın sonunda, martın başında
baharın yorgunluğunda, günlerin durgunluğunda
iki seçenek var karşında:
ya boş ver herşeyi ya da ölene kadar umursa
kafiyeleri bir kenara bırakmak gerekirse;
çok fazla düşünme en sonu
carpe diem de soranlara
ruhun memento moriyken
kumpir ye ara sıra da canın pizza isterken
ya da boşver hepsini ben sana bir hikaye anlatayım
ama anlatırken uydurayım.
cehenneme kadar gider absürdlük,
yol ayrımında ayrılalım.
sen fotoğraflar çeken bir tango üstadı olursun belki
ikisini aynı anda yapan
ve aynı zamanda kar üstünde kayan
ben her zamanki gibi izleyen bir adam
soranlara da öyle diyorum zaten:
izliyorum şu an
fikrim yok, bilgim yok: evim ve yurdum da,
yurtta kalmama rağmen.
çok düşünmemek lazım dedi saygıdeğer içses
derste sıkılırken ve tenefüste uyurken
yemek yerken sustu ama, yemek yaparken de
o yüzden yemek yapmayı da sevdim yemeyi de
resimleri sevdim bi de
başlayıp da bitiremediğim portrelerdeki korkunç yüzleri
ve dağların arasındaki minik kulübeyi sevdim
ama bilir misin ki anzerim;
ben küçüklükten beri hiç manzara çizmedim.
nereye gidersem gideyim kendimi de götüreceğim farkındalığından beri
bir yere de gitmedim
onun yerine oturup coen biraderleri izledim
bir de tarantinoyu çok sevdim.
bu bilgiler fuzulî ama çıkmaz karşına,
beni tanıma isteğin bâki kalsa da.
her yağmur yağışında long gone day çaldım
bir de yapabildiysem üstüne sigara yaktım.
atalarımın dediği gibi yaptım
çok da düşünmedim derin, günlerimi yaşadım
zamanın rüzgarı eserken serin.
yaşlandım...

Cumartesi, Ocak 23, 2010

Başkalarının Hayatı, Başkalarının Ödülleri

"Başkalarının Hayatı (Das Leben der Anderen)" filmi 1984 yılında Doğu Berlin'de geçiyor. Haber alma teşkilatı; sistem karşıtı yazarları, sanatçıları, kısacası herkesi izlemekle ve rapor vermekle yükümlü. Bu raporlar sonucunda insanlar sorguya çekiliyor, hücrelerde tutuklu kalıyor ya da öldürülüyor. Sorgulama metotları (ellerinin terlemesine göre yalan söyleyip söylemediklerini anlamaları vs) ve takip metotları (herkesin evine gizlice girip dinleme sistemleri yerleştirmeleri vs) kusursuz çalışıyor ve çaktırmadan istediklerini takip edebiliyorlar. Bu yöntem bilindiği üzere Sovyetlerde ve Sovyet Ülkelerinde çokca kullanılan bir yöntem. Kökeni elbette ki paranoya. Bu sansürcü sinsi sisteme başkaldıran ve göç eden sayısız sanatkar ve bilim adamları var o yıllarda. Bunlar tarihin yazdığı gerçekler ve Sovyet devletlerinin aksayan yanlarından biri diyebiliriz "Big Brother" davranışları için. Benim asıl kafama takılan nokta filmin Oscar alması. Tamam öykü çok güzel, film çok güzel, oyunculuklar aşmış da; insanın aklında bir bit yeniği oluşuyor yine de. Amerika'nın göbeğinde verilen bi ödülün, Amerika'nın zamanında yıllarca soğuk savaş halinde olduğu bir sistemi eleştiren bir filme verilmesi enteresan geliyor yine de. Doğu Almanya da genel olarak bir "korku imparatorluğu" olarak sunulmuş filmde.
2006'daki diğer yabancı film oscar adaylarını izlemedim ama bu filmin ilk 3ümde yer alacağına şüphe yok. Neyse, olaya dönelim; tüm bu politik, paranoyak, psikolojik kavgaları bir kenara bırakırsak, hikaye çok güzel. İzleyin izlettirin derim ben şahsen.
Bu arada eklemeden de edemeyeceğim, başroldeki amca (Ulrich Mühe) acayip şekilde Kevin Spacey'e benzemekte. İkiz olsalar bu kadar olur.

Özetlemek Gerekirse...

Günümüz özet devri mi ne? (Yazıya soru sorarak başlamak ilgiyi arttırıyormuş dediler). Evet özet devri bence. Çok klişe sıçmak gibi olmasın ama Google abladan, Wiki abiden hep özetleri okuyoruz. RAM'lerimizde işimize yarayacak kadar tuttuktan sonra hoop çöpe. Öğrendiğimiz çoğu bilgi uçup gidiyor aklımızdan. Löp bilgilere fazla yer yok beynimizde. Eskiden olsa; bir ödev için kütüphane kütüphane gezmek, ansiklopedileri karıştırmak, makaleleri teker teker incelemek gerekirdi. Bu sayede bilgi kıymetli hale gelirdi ve kolay unutulmazdı. Liseye kadar ben de bu yöntemle çalıştım (tamam hadi yalan söylemeyeyim: kütüphane falan gezmedim. Ama evdeki ansiklopedileri baya kullandım). Şimdi günümüze baktığımızda ise öğrenciler özet peşinde sürekli. Geçen gün muhabbet ettiğim, edebiyat okuyan bi arkadaşım "kitapların özetlerini okuyorum ben de yea" dedi. "Hımmmsle" dedim ben de. Ama o da haklı bi bakıma. Özetler gerekli tüm bilgiyi kısa vadeli de olsa veriyor. İleride dönüp bakmayacağı şeyler için günlerini harcamak istemiyor. Ama böyle yapanlar bilmiyorlar ki, her sayfası koklanıp okunmuş bir kitaba dönüp bakmanıza gerek kalmaz çünkü yanınızda, hard diskinizdedir her zaman. Sonrasında bu konu hakkında düşündüm ve Hamsun'un, Camus'un, Kafka'nın, Süskind'in, Yusuf Atılgan'ın özet kitaplarını okusam onları bu kadar sever miydim diye sordum kendime. "Saçmalama lan!" dedi iç sesim. Sustum.

Asıl gelmek istediğim nokta; bizim aktarımımızda seçtiğimiz yöntemler. İnternetin gelmesiyle bilgi alma yöntemlerimiz kolaylaştı ve özetleri seçtik; buraya kadar tamam. Ama düşüncelerimizi, bilgilerimizi, heyecanlarımızı aktarırken de özetleri kullanmaya başladık artık. Dikkat ettiniz mi bilmiyorum ama bir şey düşündüğümüz zaman henüz filizlenmeye başlayan düşüncemizi Facebook statüsüne, Twitter'a veya Msn iletilerine yazıyoruz. Sonrasında da ilgimiz başka şeylere kayıyor ve bir konu üstünde çok düşünmüyoruz. Kar yağarken örneğin; mutlu hissedip paylaşma gereği gördüğümüzde oturup şiir veya yazı yazmıyoruz veya eskileri düşünmüyoruz. Bunun yerine "Oleeeeey! Kar yağıyor!! :):):)" yazıyoruz bilimum sanal ortamlara (sözümüz meclisten dışarı:). Ben eskiden izlediğim filmler veya okuduğum kitaplar hakkında yazılar yazardım özetvari; ama şimdi sadece Facebook'ta hayranı oluyorum ya da en fazla Ek$i'de millet ne yazmış diye bakıyorum. Bunu "Başkalarının Hayatı (Das Leben der Anderen)" filmini izlerken düşündüm. Zira beni ilgilendiren politik konulara parmak basıyordu ve üzerine düşünmem, hatta yazmam gerektiğini hissettim. Yazının bundan sonrası, sonraki kayıtta...