çiftçi olsaydım yağmur isterdim
şair olsam ilham
silah satıcısı olsam savaş isterdim
bohem olsam bile
dinginlik isterdim en azından
yağmur olsam düşmek isterdim
kar olsam konmak
kuş olsam uçmak isterdim
ayyaş olsam kanyak
cinaslı ve tam kafiye olsam
bu şiirde kullanılmak istemezdim
şiir değil zaten bu
düz yazıya döndü iyice
gördüğünüz üzre bir tek ben
ne istediğimi bilemedim
Cuma, Ağustos 27, 2010
Çarşamba, Ağustos 11, 2010
a day in the life (with kuzen)
Alexander Supertramp:
kazın
23 saatimiz kalmış
ne diyosun
hiç..:
neye?
Alexander Supertramp:
23 saat sonra çok büyük bi felaket olacakmış
kanaltürk'te adamlar diyore
hiç..:
felaketin şeklini söyleediler mi
Alexander Supertramp:
bilmem dinlemedim
twitterda muhabbeti döndü baya
oradan takip edioyurm
gidip izleme niyetim var
hiç..:
çüküme kadar ben house izliyorum
ama şeklini merak ettim
bir de kıyamet mi yoksa sadece bir kısım insan ölecek ve bitecek mi
Alexander Supertramp:
bilmem valla
geldim açtım
sinyal yok diyo
göstermiyo o kanal
hiç..:
yuppele
skter it o zaman
kafasında çukur olan bir adam beklemeyin isa gelmeyecek dedi
öldü beklemeyin dedi
Alexander Supertramp:
:D
ahahha,
harbi merak ediyorum ne çekiyolar
hiç..:
ya işin sırrını söyliyim
bak devrim yaratacak nitelikte bir açıklama bu
saçmalayanlara hep bakıyorum kafalarının arkası düz
ama uçak pisti gibi düz
omurgadan itibaren
saçmalama değil bu bilimsel
düz olunca kafatası hacmi daralıyor
Alexander Supertramp:
beynin arka kısmı mı ilgileniyo acaba o olaylarla
hiç..:
öyle olunca beyin küçülüyor ve düzleşiyor
olay beyin hacminde
ve beyin hacmi zekayla doğru orantılı
ondan oluyor hep bunlar
Alexander Supertramp:
mantıklı bence
genetik mi ki bu ama
bence kundağa çok sarmışlar
sırtüsüt yatmışlar hep
hiç..:
sırtüstü yatmaktan oluyor o
genetik etki de var tabi
kafanın arkası eğimli olacak arkadaş
türklerde yine pek yok o
ingilizlerde çok pis kavis var
ama yine de sırtınla aynı seviyede düzlük de olmaz
plato lan
Alexander Supertramp:
there's nothing on the top but a bucket and a mop and an illustrated book about birds
kazın
23 saatimiz kalmış
ne diyosun
hiç..:
neye?
Alexander Supertramp:
23 saat sonra çok büyük bi felaket olacakmış
kanaltürk'te adamlar diyore
hiç..:
felaketin şeklini söyleediler mi
Alexander Supertramp:
bilmem dinlemedim
twitterda muhabbeti döndü baya
oradan takip edioyurm
gidip izleme niyetim var
hiç..:
çüküme kadar ben house izliyorum
ama şeklini merak ettim
bir de kıyamet mi yoksa sadece bir kısım insan ölecek ve bitecek mi
Alexander Supertramp:
bilmem valla
geldim açtım
sinyal yok diyo
göstermiyo o kanal
hiç..:
yuppele
skter it o zaman
kafasında çukur olan bir adam beklemeyin isa gelmeyecek dedi
öldü beklemeyin dedi
Alexander Supertramp:
:D
ahahha,
harbi merak ediyorum ne çekiyolar
hiç..:
ya işin sırrını söyliyim
bak devrim yaratacak nitelikte bir açıklama bu
saçmalayanlara hep bakıyorum kafalarının arkası düz
ama uçak pisti gibi düz
omurgadan itibaren
saçmalama değil bu bilimsel
düz olunca kafatası hacmi daralıyor
Alexander Supertramp:
beynin arka kısmı mı ilgileniyo acaba o olaylarla
hiç..:
öyle olunca beyin küçülüyor ve düzleşiyor
olay beyin hacminde
ve beyin hacmi zekayla doğru orantılı
ondan oluyor hep bunlar
Alexander Supertramp:
mantıklı bence
genetik mi ki bu ama
bence kundağa çok sarmışlar
sırtüsüt yatmışlar hep
hiç..:
sırtüstü yatmaktan oluyor o
genetik etki de var tabi
kafanın arkası eğimli olacak arkadaş
türklerde yine pek yok o
ingilizlerde çok pis kavis var
ama yine de sırtınla aynı seviyede düzlük de olmaz
plato lan
Alexander Supertramp:
there's nothing on the top but a bucket and a mop and an illustrated book about birds
Etiketler:
bilimsellik,
isa,
kıyamet,
mantık,
nedensellik
Salı, Ağustos 10, 2010
my life according to "alice in chains"
Male or female?
sickman
Describe yourself:
last of my kind
How do you feel:
junkhead
Describe where you currently live:
down in a hole
If you could go anywhere, where would you go:
sludge factory
Your favorite form of transportation:
acid bubble
Your best friend is:
frogs
What's the weather like:
sunshine
Favorite time of day:
black gives way to blue
If your life was a TV show, what would it be called:
man in the box
What is life to you:
sea of sorrow
Your fear:
private hell
What is the best advice you have to give:
don't follow
Thought for the Day:
i can't remember
How I would like to die:
brush away
My soul's present condition:
dirt
My motto:
dam that river
sickman
Describe yourself:
last of my kind
How do you feel:
junkhead
Describe where you currently live:
down in a hole
If you could go anywhere, where would you go:
sludge factory
Your favorite form of transportation:
acid bubble
Your best friend is:
frogs
What's the weather like:
sunshine
Favorite time of day:
black gives way to blue
If your life was a TV show, what would it be called:
man in the box
What is life to you:
sea of sorrow
Your fear:
private hell
What is the best advice you have to give:
don't follow
Thought for the Day:
i can't remember
How I would like to die:
brush away
My soul's present condition:
dirt
My motto:
dam that river
Cumartesi, Temmuz 24, 2010
eternal life
ya şimdi herkes hayatın anlamını arıyor falan. lokman hekim bulmuş yaprağa yazmış ama yaprak uçmuş falan diyorlar. ne kadar doğru bilmem ama bence "iyi insan olmaktan ziyade kötü insan olmamak" yazmıştır. öyle olduğunu tahmin ediyorum. ya da "le vent nous portera" yazmıştır da uçurmuştur belki rüzgar. neyse saçmalamadan gelişmeye geçeyim.
şimdi bence tüm ilahi dinlerin mottosu da budur. değildir. evet 1 saniye içinde fikir değiştirdim. batının en hızlı fikir değiştiren kovboyuyum. dinlerin amacı iyi insan olmandır. 1000 sene öncesinin ahlak kavramlarıyla ahlaklı olmandır da belki. ama genelde iyi insan olmanızı öğütler, kötülükten sakının der.
ama yani bence kötü insan olmamak da yetebilir zira fazlasyla kişisel bir dünyada yaşıyoruz. yani ateistliği ahlaksızlıkla, kötü insan olmakla karıştıran bazı insanlar da var. ama birçok dindar geçinenden daha iyi ve ahlaklı yaşayan ateistler de tanıyorum. o yüzden demem o ki nihai amaç bence "kötü olmamak"tır. bu kendiliğinden iyiyi getirir diye düşünüyorum. ha şimdi diyeceksiniz "iyilik ve ahlak göreceli de kötülük değil mi?" off çok köşeye sıkıştırıcı sorular soruyorsunuz ama. buna cevabım "genel-geçer iyi kavramları zaten olumsuzluk ekleriyle oluşturulmuştur. 'çalma', 'öldürme', 'dedikodu yapma' vs. o yüzden bence zaten kötü davranışlar daha genel-geçer tanımlara sahip ve otamatikman kötülük yapmayınca iyilik yapıyorsunuz.
peki şimdi kötü olmayan ama iyi de olmayan insanlar var. mesela adam hiçbir kötü harekete girişmiyor ama bunu evden dışarı çıkmayıp video oyunları oynayarak yapıyor. bu insana kötü diyebilir miyiz? iyi diyebilir miyiz? ne diyebiliriz? bence dediğim gibi kişisel bir sorundur bu; ve kötülük yapmayan bir insan özünde iyidir. geri kalan davranışları psikolojik sorunlara veya kişisel bazı ahlak çıkarımlarına dayanabilir. altruizm veya pragmatizm veya utilitarianizm gibi mesela. ama bu ideolojiler ve ahlak çıkarımları o insanı kötü olarak yargılamaya sürüklememeli bence bizi.
özet geç dediğinizi duyar gibiyim. şöyle bitireyim o zaman: hayatın nihai amacı iyi olmak değil kötü olmamaktır. bunu tanrılara inanmayarak da yapabilirsiniz ama çok isterseniz bu konuyla alakalı yazılmış 4 tane kitap var. yanlış yorumlamamak şartıyla feyz alabilirsiniz.
off son satır çok didaktik konuştum. böyle olsun istememiştim. uykum var affedin.
Etiketler:
ahlak felsefesi,
dinler,
hayatın anlamı,
hayatın nihai amacı,
nihat doğan
Pazartesi, Haziran 28, 2010
lost
paralel bi evrende koşuyorum
at biniyorum 40 günlükken ve ok atıyorum
sürek avına çıkıp sürekli avlanıyorum
kımız içiyorum, kalkanda pişiriyorum avlarımın etini
sigara içmiyorum paralel evrende, oksijen dolduruyor ciğerlerimi
ve oksijenle kafa oluyorum
saçım belime kadar ve belimden aşağısında doru bir at
saçımla birleşiyor atın yelesi ve jack sully oluyorum
müzik dinlemiyorum çünkü ihtiyacım yok
yaşanmamışlıklarım yok ve pişmanlık da yok
işe gidiyorum paralel evrende, medeniyetin boyunbağını takıyorum
elimde bond çantayla yancı uşakları oynuyorum
perde yok paralel evrende, hayatlar tek atımlık trajedi
ve ben hamlet'teki kurukafayı oynuyorum
gözlerim reddedene kadar pornografiye maruz kalıyorum
otomatik portakal oluyorum
başka bir evrende aç kalıyorum
25 yaş çok fazla yaşamak için
yılan zehrinden ok yapıyorum ve sürek avına çıkıyorum
sürekli yenik düşüyorum doğaya ve kaybediyorum
tüm vücudumda dövmeler ve pençe izleri
yakılıp dereye kum oluyorum
gözlerimi açamadan ölüyorum başka bir yerde
şansıma gülüyorum ve nirvanaya eriyorum
nirvana dinleyince elimde bira olmuyor böylece
dünyayı baştan satan adamı oynuyorum
ki oyunculukta iyiyimdir
başka bir evrende kamburum çıkmış halde
bilgisayara bir şeyler yazıyorum
ne yazdığımı bilmiyorum ve saçmalıyorum
tek bildiğim zincirler diyarında olduğum
at biniyorum 40 günlükken ve ok atıyorum
sürek avına çıkıp sürekli avlanıyorum
kımız içiyorum, kalkanda pişiriyorum avlarımın etini
sigara içmiyorum paralel evrende, oksijen dolduruyor ciğerlerimi
ve oksijenle kafa oluyorum
saçım belime kadar ve belimden aşağısında doru bir at
saçımla birleşiyor atın yelesi ve jack sully oluyorum
müzik dinlemiyorum çünkü ihtiyacım yok
yaşanmamışlıklarım yok ve pişmanlık da yok
işe gidiyorum paralel evrende, medeniyetin boyunbağını takıyorum
elimde bond çantayla yancı uşakları oynuyorum
perde yok paralel evrende, hayatlar tek atımlık trajedi
ve ben hamlet'teki kurukafayı oynuyorum
gözlerim reddedene kadar pornografiye maruz kalıyorum
otomatik portakal oluyorum
başka bir evrende aç kalıyorum
25 yaş çok fazla yaşamak için
yılan zehrinden ok yapıyorum ve sürek avına çıkıyorum
sürekli yenik düşüyorum doğaya ve kaybediyorum
tüm vücudumda dövmeler ve pençe izleri
yakılıp dereye kum oluyorum
gözlerimi açamadan ölüyorum başka bir yerde
şansıma gülüyorum ve nirvanaya eriyorum
nirvana dinleyince elimde bira olmuyor böylece
dünyayı baştan satan adamı oynuyorum
ki oyunculukta iyiyimdir
başka bir evrende kamburum çıkmış halde
bilgisayara bir şeyler yazıyorum
ne yazdığımı bilmiyorum ve saçmalıyorum
tek bildiğim zincirler diyarında olduğum
Etiketler:
avatar (hem de 3D),
oğuz kağan,
otomatik portakal
Pazar, Haziran 20, 2010
eleanor rigby
selam
ben uslu olduğu halde şirinleri göremeyen çocuğum.
kola içince harikalar diyarına da gitmedim.
bir dolabın arkasındaki gizli geçite de giremedim.
selam cesur yeni dünya, ben gökyüzüne değemedim
toplayamadım çavdar tarlasından çocukları
düşmeden uçuruma;
can sıkıntısından bi arabı da öldürmedim
sevmedim revaşta olanları,
sevinenle sevinemedim.
loto tutturamadım hiç ve keza piyango da
amortileri almaya tenezzül etmedim.
martılara simit atmadım hiç, çayları yok diye;
yemedikleri halde kedilere ekmek verdim.
ben uslu olduğu halde şirinleri göremeyen çocuğum.
kola içince harikalar diyarına da gitmedim.
bir dolabın arkasındaki gizli geçite de giremedim.
selam cesur yeni dünya, ben gökyüzüne değemedim
toplayamadım çavdar tarlasından çocukları
düşmeden uçuruma;
can sıkıntısından bi arabı da öldürmedim
sevmedim revaşta olanları,
sevinenle sevinemedim.
loto tutturamadım hiç ve keza piyango da
amortileri almaya tenezzül etmedim.
martılara simit atmadım hiç, çayları yok diye;
yemedikleri halde kedilere ekmek verdim.
Etiketler:
brave new world,
catcher in the rye,
jonathan livingston,
l'etrenger,
smurfs
Cuma, Haziran 18, 2010
asylum years
şu sıcak, yapış yapış tatil günlerinde tek istediğim ankaradaki kasveti, sınavları, karmaşayı unutup mutlu mesûd bi tatil dönemi yaşamaktı. genelde yaz tatilleri öncesi "lan naapsam acaba 3 ay köskös evde oturmayalım" diyip telaşa kapılırdım. ama bu sene o da yok. yaz tatilinde plan yapmak kadar saçma ve hayal kırıcı birşey olmadığını anladım çünkü artık. günlük mutluluklar, ufak beklentiler ve "take it easy meeean" günüdür yaz ayları.
buraya yazacak milyon tane iç karartıcı mesele ve yaşamamayı isteyecek kadar olumsuzluklar olsa da hayatımda bunu buraya yazıp canını sıkmayacağım kimseyi. burası blog, bi ağlama duvarı değil. ben de isterim güzel şeyler yazmayı ama bakıyorum da bi elin parmaklarını geçmez mutlu yazılarım. bunun nedeni ne peki?
bence bunun nedeni insanın üretme gücünün keyfi yerindeyken gelmemesi. yani düşünsenize; keyfim yerinde, mutluyum. e o zaman neden iç dünyamı farklı şekillerde dışarı döküp bi şeyler üreteyim ki? bunu felsefe hocam sayın sandy -the king- berkovski ile de tartışmıştık. bana aşk şarkılarının varlığından bahsetmişti. aşktan mutlu bi şekilde bahseden bi şarkı var mı sayın berkovski? evet aynen bu cevabı vermiştim. en mutlu aşk şarkısının içinde bile gizli bi ironi, saklı bi kaçıp gitme isteği yatar. inanmıyorsanız inceleyin. tezime aykırı bi şarkı varsa getirin beraber tartışalım.
sadece şarkılar da değil tabi. keza resimler de. nazım boşuna sormadı abidin'e mutluluğun resminin mümkünatını. ve bence bunun mümkün olmayacağını nazım da biliyor. sanat dallarında durum böyle. bi acı olamdan, bi iç sıkıntısı olmadan, dolmadan boşaltmaz insan içini, üretemez.
tabi şimdi üretim diyince teknolojik gelişmeler, sanayi devrimleri hedehödö de geliyor akla. fakat dikkatli incelerseniz iklimsel, coğrafi, beşeri baskılar görmemiş insanların, medeniyetlerin üretmeye ve gelişmeye ihtiyacı olmadığını görürsünüz. avrupa kıtasını iklimsel, coğrafik ve politik olarak incelerseniz sanırım ne demek istediğimi anlayacaksınız. afrika'yı da inceleyebilirsiniz. keza ikisi de güzel örneklerdir.
neyse, demem o ki, buraya ne kadar az yazarsam o kadar mutluyumdur. bunu anlayın dostlarım. bu satırları yazmamın nedeni de can sıkıntısı. bi şeyler yazma ihtiyacı içinde olmam bile aslında o kadar da mutlu olmadığımı gösterebilir ama ... neyse ....
buraya yazacak milyon tane iç karartıcı mesele ve yaşamamayı isteyecek kadar olumsuzluklar olsa da hayatımda bunu buraya yazıp canını sıkmayacağım kimseyi. burası blog, bi ağlama duvarı değil. ben de isterim güzel şeyler yazmayı ama bakıyorum da bi elin parmaklarını geçmez mutlu yazılarım. bunun nedeni ne peki?
bence bunun nedeni insanın üretme gücünün keyfi yerindeyken gelmemesi. yani düşünsenize; keyfim yerinde, mutluyum. e o zaman neden iç dünyamı farklı şekillerde dışarı döküp bi şeyler üreteyim ki? bunu felsefe hocam sayın sandy -the king- berkovski ile de tartışmıştık. bana aşk şarkılarının varlığından bahsetmişti. aşktan mutlu bi şekilde bahseden bi şarkı var mı sayın berkovski? evet aynen bu cevabı vermiştim. en mutlu aşk şarkısının içinde bile gizli bi ironi, saklı bi kaçıp gitme isteği yatar. inanmıyorsanız inceleyin. tezime aykırı bi şarkı varsa getirin beraber tartışalım.
sadece şarkılar da değil tabi. keza resimler de. nazım boşuna sormadı abidin'e mutluluğun resminin mümkünatını. ve bence bunun mümkün olmayacağını nazım da biliyor. sanat dallarında durum böyle. bi acı olamdan, bi iç sıkıntısı olmadan, dolmadan boşaltmaz insan içini, üretemez.
tabi şimdi üretim diyince teknolojik gelişmeler, sanayi devrimleri hedehödö de geliyor akla. fakat dikkatli incelerseniz iklimsel, coğrafi, beşeri baskılar görmemiş insanların, medeniyetlerin üretmeye ve gelişmeye ihtiyacı olmadığını görürsünüz. avrupa kıtasını iklimsel, coğrafik ve politik olarak incelerseniz sanırım ne demek istediğimi anlayacaksınız. afrika'yı da inceleyebilirsiniz. keza ikisi de güzel örneklerdir.
neyse, demem o ki, buraya ne kadar az yazarsam o kadar mutluyumdur. bunu anlayın dostlarım. bu satırları yazmamın nedeni de can sıkıntısı. bi şeyler yazma ihtiyacı içinde olmam bile aslında o kadar da mutlu olmadığımı gösterebilir ama ... neyse ....
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
