Salı, Mayıs 04, 2010

i sure don't mind a change

be yourself diyen adamla yukardakini diyen adam aynı kişi. kafalar da karışıyor tabi. hangisi doğru derseniz, yazıyı yazarken bulacağım onu.

kendin ol dersen insanları mutlu etme oranın düşer, kendi dertlerini, kendi katastrofini başkalarına yansıtır durursun. geçen bi arkadaş "hiç eğlenceli değilsin" dediğinde çaktı benim kafaya. evet değilim eğlenceli, çünkü her an eğlenecek bi yapıda değilim. hayvanlar gibi eğlendiğim zamanlar da yok değil fakat çok nadir. genel olarak da ya nötrüm ya da melankoliğim. iyi hissettiğim zamanlarda da eğlenme ihtiyacı duymadan saatlerce oturup şarkı söyleyebilirim. yine kendime sararım yani. başkalarına genelde sıkıcı veya banal (l yumuşak okunacak) gelmem normaldir sanırım o yüzden. içe kapanık büyümenin verdiği bir dert sanırım. kendi kendime zaman geçirmeyi öğrenebildim sanırım bi şekilde. o yüzden canlarını sıktığım, eğlendiremediğim arkadaşlardan 70 milyonun huzurunda özür dilerim. sanırım bu durumda eğlendiremediğim, sıktığım insanlar mutsuz da oluyorlar. eğlenmelerine de mani oluyorum sanırım. öyle bi niyetim olmamasına rağmen. kıskançlık veya çeşitli sebeplerden ötürü baltalı ilah olduğum dönemler de oluyor ama kime olmuyor ki?! (destek atın lütfen; tek bana olmasın bu). neyse başkalarının mutluluklarını da baltalamak istemem ama jacques brel'in bi lafı var: sekomsa (yani: işte böyle, napalm?)

her neyse. değişim konusuna gelirsek. değişim yalan gibi geldi bana şimdi. mizaç değişmez arkadaşım. değiştiğini sanırsın ancak ama değişmezsin. 2 sonucu var değişmenin: ya içine atar patlarsın ya da aklına ve ağzına ne geliyorsa söyleyerek samimi ayağına değişime girersin. ikisinde de sıçarsın söyliyim. ya panik atak olursun ya da daktır gıregori haus gibi kıçından fururlar seni. dünyayı değiştirmek istiyorsan kendinden başla geyiği var bi de. yemeğini değiştirsin, kıyafetini değiştirirsin, aktivitelerini değiştirirsin. ama kendinden kaçamazsın dostum. kendimden biliyorum. sağlıklı şeyler yiyim diyorum, bi bakmışım 3üncü gün kentakideyim; güzel giyineyim diyorum, bi bakmışım ertesi gün paul bunyan gibi olmuşum gene. uzun lafın kısası hayatlarınız öyle olmaları gerektiği için öyle. beğenileriniz bu, istedikleriniz bu, mizacınız bu. gerçekleri duymak acıtmasın, zira samimi insanlar rol yapanlardan yeğdir.

pozitif, süper enerjik, kendiyle barışık olun da demiyorum çünkü YGA olma ihtimaliniz de var. koyvermeyin yani kendinizi. çok takmayın milleti yeter.

-bize tavsiyeleri dizdin de kendine bak sen dediğinizi duyar gibiyim. cevap: sekomsa...

Pazar, Mayıs 02, 2010

varolmanın dayanılmaz hafifliği

dün bi ara esti bana, böyle arkadaşın arabasında mfö dinleyip giderken; dedim ki "lan resmen insanlar çektiği acıları, yaşadığı sevinçleri, her bir şeyi(buna ali desidero'dan sonra karar verdim) yazarak, besteleyerek bir şeyler yapıyorlar ve biz de dinleyip onlara anlamlar yüklüyoruz, "aa bu bizim şarkımız olsun" diyoruz, "bu şarkı sigara yaktırıyor ağa" diyoruz. lan adam "evet istediğim söylediğim istediklerimi söyledim, ağlat beni" diyor. ee? bak bülent ortaçgil dinliyorum şimdi. o iyi. yazıya başladım da gerisini getiremeyecem gibi geliyor artık. hah şeye bağlayacaktım: dün gene bi video izledim ben söylemesi ayıp. video'da anlattıkları olay, evrenin sonunu bulamayacağımız. çünkü evreni üreten de insan zihni, çünkü insan zihninin yapısı, karşısındaki nesnenin en küçük (göremeyeceğimiz) parçacığını yaratıyor ve bundan sonrasında da o maddenin sonsuza kadar kendini tekrar ederek genişleyeceğini varsayıyor. yani evrenin sonuymuş, ordan karadelikten hoop dünyanın ilk oluştuğu zaman gidiyormuşuz gibi şeyler imkansızmış. neyse bunu ilk cümlelere de bağlayacağım: anlam yüklemek. insan zihni de bana göre anlam yükleme konusunda baya başarılı. istediği bir nesneye istediği anlamları yüklüyor ve sonrasında da başka gözle bakıyor mesela o şarkıya. ama o şarkıyı yapan kişinin o şarkıya bakış açısı ve üretim (yaratım?) süreci asıl önemli olan. bi insan bi şarkı üretiyor ve sonra o şarkı başkalarının bakış açılarıyla, başkalarının zihniyle dünyada var olmayı sürdürüyor. şarkıyı dinleyen (dolayısıyla anlamlandıran) kişiler oldukça şarkının sürekliliği ve hacmi de artıyor. halbuki somut bir şey bile değil. kaldı ki evrenin sonu da bazılarına göre somut bir şey değil. öyleyse de biz anlayamıyoruz. zihnimizdeki kelimelerle, kelime haznemizle, soyut düşünme yeteneğimizle soyut olanı bedene bürüyor ve öyle katıyoruz hayatlarımıza. bilmediğimiz, görmediğimiz milyonlarca kelime, nesne, varlık, tat, koku olmadan ne içinde yaşadığımız dünyayı ne de kendimizi anlayabilecekmişiz gibi gelmiyor bana bu durumda. yani düşünsenize; kendinizi dünya yaratıldığından beri varolmuş herşeyden bağımsız düşünebiliyor musunuz? bunun içinde algılayabildiğimiz somut şeyler ve bazılarını algılama şansına sahip olduğumuz soyut haller ve duygular da dahil. ben düşünemiyorum şahsen. peki bu durumu kolaylaştırmak ve varolmanın yükünden kurtulmak için ne yapıyor insan beyni: yukardakileri. herşeye kendi yorumumuzu katıyor ve böylece genelde soyutu somutu indirgemeye çalışarak hayatımızı kolaylaştırmaya çalışıyoruz.
***
işte bu bana sonu olmayan bir uğraş gibi geliyor. dünyanın ilk halini de bulsak, zihnimiz onu otomatikman gelecekle bağlantılı olarak düşünüp sürekliliğini varedecek olduğu için bu diyalektikte hayat boyu sentezler içinde kalacağız. fakat sorun şu ki: antitezi uyduran bizleriz. bu yüzden insanoğlunun kendi varlığını anlamlandırma çabası acılarla dolu bir süreç bana göre. belki de o yüzden beynim bana sürekli "ana odaklan" diyor. ama olmuyor, yapamıyorum. en iyi ilacın düşünmemek olduğunu söyleyenler; hangi eczanede satılır bu ilaç?


Pazar, Nisan 11, 2010

pesimist değilim. birazcık isyanım var

doğayla içiçe yaşayan insanları görünce balatalar yanıyor benim kafamda. "başlarım okuluna politikasına; gezmek istiyorum ben, dünya turu yapmak istiyorum bir sırt çantasıyla, doğadan aracısız beslenmek istiyorum" diye serzenişlere yatay geçiş yapıyorum. bugün yine istanbuldan ankaraya dönerken çadırlarda yaşayan göçebeleri, harleylerin üstünde veteranından gencine motosiklet tutkunlarını gördüm. yüzümü yalayan rüzgar, saçlarım dalgada uçuşarak(bu saçlarla zor) o yollarda gitmeyi ne kadar çok istedim. içim gitti resmen. bir dere kenarına park etmiş vanı da gördüm, yanında karavanı. "süper lan" dedim içimden. zirvesi gözükmeyen dağlara baktım, pınarların dereye karıştığı kanallardan su içen ineklere baktım; her şey iç içe. "budur anasını satayım ya" dedim. sitemlerdeydim. sonra kafamı eğdim önüme. elimde kamu hukuku notları. altına imza atmadığım kontrakt sonucu oluşan kamuda yaşayan ve bu kamunun kurallarını, münasebetlerini ezberlemek zorunda olan bir garip öğrenciydim. "nelerle geçiyor ömrüm" dedim. 4 duvar arasında yurttan okula okuldan yurda; varsa yoksa dersler. dört duvar arasında felsefe mi olur hacım? hayatı yaşamak yerine anlamlandırmaya çalışıyoruz resmen. gereksiz. hayat dışarıda, doğada... ne olacak ben hayatın anlamını kitaplardan çıkarınca. yaşayamayacağım o kurallara ilkelere göre; gene benim canım sıkılacak. çok jakoben kafalarda takılmadıkça geniş çaplı politik felsefe düşünmek de anlamsız. moral felsefesi biraz daha uğraşa değer gibi ama o da sonuçta anarşiye kayıyor benim kafada. toparlayamıyorum arkadaşım. zorla mı!? zaten sevmiyorum yaşadığım çağı; eski filizofları okutup iyice intihara meyilli yapıyorlar.
isyankar ergen triplerine girmişim gene ya. kendimdem serinledim bi an. neyse, gerçek düşüncelerim de bu ama. pesimist değilim; sadece birazcık isyanım var hayata karşı. gerçi bu aralar kafam çok rahat. artık kötü şeyleri pek getirmiyorum aklıma. güne, geleceğe dair planlar ve geçmişe dair kurmacalar yapmıyorum. birazcık da anın tadını çıkarmak gerek. beynime format atıyorum denebilir. genel olarak mutluyum. önümdeki iki sınav, bi quiz, 2 essay ve felsefe münazarası bile yıldıramaz beni. bugün münazaraya the dude gibi çıkmayı geçirdim aklımdan. baya komik olurdu aslında ama nalet olsun içimdeki süper egoya. herşeye rağmen sessizce oturup bu haftanın geçmesini bekleyeceğim.8 yaşında olmak gerçekten çok güzel...

Salı, Nisan 06, 2010

roll over

life's like a roller coaster. there are ups and downs. mostly you feel nausea and think that you could get away by closing your eyes. you think that you couldn't bear it without holding something. generally you make a lot of noise. in the time you most fear, you know that the direction would change soon. the only thing you don't know is you are going to come to the point you started. what a shame...

Perşembe, Mart 25, 2010

geçmiş zaman olmaz

Hiç yaşamadığın ve ömr-ü hayatın boyunca hiç yaşayamayacağın zamanların hüznü çok başka oluyor. Geçmişte olup bitmiş fakat delicesine görmek, yaşamak istediğim o kadar şey var ki. Bu duyguyu hiç bir zaman anlatamayacağım sanırım ve içimde ukte olarak kalacak hep. İzlesem yeter bazı şeyleri; Fransız Devrimini mesela. nasıl bir duyguydu acapa bi çağı kapatmak? Ya da İstanbul'un fethi... Yaşamak da güzel olabilirdi; 1800'lerin İstanbul'unu, '68 kuşağını, Osmanlı'nın en güzel dönemlerini, Machu Picchu'nun yaşadığı zamanları, milattan önceki yıllarda bir mağarayı, Vikinlerin zamanını... Olmayacak şeyler bunlar. Yaşayacağım süre içinde de zaman makinasının yapılacağını öngörmüyorum. Ama bunların düşüncesi beni çıldırtmaya yetiyor bazen. İşin ilginç olan yanı şu ki; benim yaşadığım bu döneme ilerde platonik bi özlem duyacak olan nesiller de olacak belki, mümkündür. Fakat ben şu an apaçık bi şekilde kıymetini bilmiyorum bu dönemlerin. Hiç görmediğim geçmişe bi özlem var salakça. Geleceğe dair en ufak bi merak yok içimde. Yaşadığım süreçte olup biten şeylerin önemini ve kıymetini şu an bilmek zaten imkansıza yakın bir şey. Yani her halükarda yaşadığım dönemden zevk alamıyorum; belki ilerde geçmişi yâd ederim ben de. Ama bu paradoks deli etmekte beni. Anı yaşamayı isterdim; ama olmuyor. Başka zamanların afrodizyakları sürülmiş sanki zihnime. Ne yapacağımı bilmiyorum şu anda. Belki ilerde bir ışık yanar beynimde. Şu anda durum böyle; biraz saçma, biraz sapan...

Pazartesi, Mart 15, 2010

egeye ağıt

hiçbir şeyin olmadığı zamanlardaki sessizlik
ve sigaradan çekilen nefesteki çıtırtı
ayaklarım denizdeyken ne de güzeldi küçükayı
yanımdan yükselen cılız ses
sessizce diyordu ki acele et
ama zamanı durdurmuştum ben einstein'dan evvel.
demiştim öncesinde: keşke burda olsaydın
egede batarken ah güneş, garbın afakımı sarsaydı
yavaşça uzanırken kumsaldaki şaraba,
ay dede güldü ve seslendi dyonisos'a
midasın diyarında kuyulara sordum:
kimin boynu bir kuğunun boynu?
cevap alamadım.
milattan sonra ikibin küsür yılım
benim miladım senin miladın
olsa da gelecek parlak bana
karanlık çağda kaldı benim aklım.

Perşembe, Şubat 25, 2010

yağmurun sabahında

ya içindesindir çevrimin; ya da dışında
şubatın sonunda, martın başında
baharın yorgunluğunda, günlerin durgunluğunda
iki seçenek var karşında:
ya boş ver herşeyi ya da ölene kadar umursa
kafiyeleri bir kenara bırakmak gerekirse;
çok fazla düşünme en sonu
carpe diem de soranlara
ruhun memento moriyken
kumpir ye ara sıra da canın pizza isterken
ya da boşver hepsini ben sana bir hikaye anlatayım
ama anlatırken uydurayım.
cehenneme kadar gider absürdlük,
yol ayrımında ayrılalım.
sen fotoğraflar çeken bir tango üstadı olursun belki
ikisini aynı anda yapan
ve aynı zamanda kar üstünde kayan
ben her zamanki gibi izleyen bir adam
soranlara da öyle diyorum zaten:
izliyorum şu an
fikrim yok, bilgim yok: evim ve yurdum da,
yurtta kalmama rağmen.
çok düşünmemek lazım dedi saygıdeğer içses
derste sıkılırken ve tenefüste uyurken
yemek yerken sustu ama, yemek yaparken de
o yüzden yemek yapmayı da sevdim yemeyi de
resimleri sevdim bi de
başlayıp da bitiremediğim portrelerdeki korkunç yüzleri
ve dağların arasındaki minik kulübeyi sevdim
ama bilir misin ki anzerim;
ben küçüklükten beri hiç manzara çizmedim.
nereye gidersem gideyim kendimi de götüreceğim farkındalığından beri
bir yere de gitmedim
onun yerine oturup coen biraderleri izledim
bir de tarantinoyu çok sevdim.
bu bilgiler fuzulî ama çıkmaz karşına,
beni tanıma isteğin bâki kalsa da.
her yağmur yağışında long gone day çaldım
bir de yapabildiysem üstüne sigara yaktım.
atalarımın dediği gibi yaptım
çok da düşünmedim derin, günlerimi yaşadım
zamanın rüzgarı eserken serin.
yaşlandım...