Perşembe, Mart 25, 2010
geçmiş zaman olmaz
Hiç yaşamadığın ve ömr-ü hayatın boyunca hiç yaşayamayacağın zamanların hüznü çok başka oluyor. Geçmişte olup bitmiş fakat delicesine görmek, yaşamak istediğim o kadar şey var ki. Bu duyguyu hiç bir zaman anlatamayacağım sanırım ve içimde ukte olarak kalacak hep. İzlesem yeter bazı şeyleri; Fransız Devrimini mesela. nasıl bir duyguydu acapa bi çağı kapatmak? Ya da İstanbul'un fethi... Yaşamak da güzel olabilirdi; 1800'lerin İstanbul'unu, '68 kuşağını, Osmanlı'nın en güzel dönemlerini, Machu Picchu'nun yaşadığı zamanları, milattan önceki yıllarda bir mağarayı, Vikinlerin zamanını... Olmayacak şeyler bunlar. Yaşayacağım süre içinde de zaman makinasının yapılacağını öngörmüyorum. Ama bunların düşüncesi beni çıldırtmaya yetiyor bazen. İşin ilginç olan yanı şu ki; benim yaşadığım bu döneme ilerde platonik bi özlem duyacak olan nesiller de olacak belki, mümkündür. Fakat ben şu an apaçık bi şekilde kıymetini bilmiyorum bu dönemlerin. Hiç görmediğim geçmişe bi özlem var salakça. Geleceğe dair en ufak bi merak yok içimde. Yaşadığım süreçte olup biten şeylerin önemini ve kıymetini şu an bilmek zaten imkansıza yakın bir şey. Yani her halükarda yaşadığım dönemden zevk alamıyorum; belki ilerde geçmişi yâd ederim ben de. Ama bu paradoks deli etmekte beni. Anı yaşamayı isterdim; ama olmuyor. Başka zamanların afrodizyakları sürülmiş sanki zihnime. Ne yapacağımı bilmiyorum şu anda. Belki ilerde bir ışık yanar beynimde. Şu anda durum böyle; biraz saçma, biraz sapan...
Etiketler:
carpe diem,
geçmiş zaman,
zaman makinası
Pazartesi, Mart 15, 2010
egeye ağıt
hiçbir şeyin olmadığı zamanlardaki sessizlik
ve sigaradan çekilen nefesteki çıtırtı
ayaklarım denizdeyken ne de güzeldi küçükayı
yanımdan yükselen cılız ses
sessizce diyordu ki acele et
ama zamanı durdurmuştum ben einstein'dan evvel.
demiştim öncesinde: keşke burda olsaydın
egede batarken ah güneş, garbın afakımı sarsaydı
yavaşça uzanırken kumsaldaki şaraba,
ay dede güldü ve seslendi dyonisos'a
midasın diyarında kuyulara sordum:
kimin boynu bir kuğunun boynu?
cevap alamadım.
milattan sonra ikibin küsür yılım
benim miladım senin miladın
olsa da gelecek parlak bana
karanlık çağda kaldı benim aklım.
ve sigaradan çekilen nefesteki çıtırtı
ayaklarım denizdeyken ne de güzeldi küçükayı
yanımdan yükselen cılız ses
sessizce diyordu ki acele et
ama zamanı durdurmuştum ben einstein'dan evvel.
demiştim öncesinde: keşke burda olsaydın
egede batarken ah güneş, garbın afakımı sarsaydı
yavaşça uzanırken kumsaldaki şaraba,
ay dede güldü ve seslendi dyonisos'a
midasın diyarında kuyulara sordum:
kimin boynu bir kuğunun boynu?
cevap alamadım.
milattan sonra ikibin küsür yılım
benim miladım senin miladın
olsa da gelecek parlak bana
karanlık çağda kaldı benim aklım.
Perşembe, Şubat 25, 2010
yağmurun sabahında
ya içindesindir çevrimin; ya da dışında
şubatın sonunda, martın başında
baharın yorgunluğunda, günlerin durgunluğunda
iki seçenek var karşında:
ya boş ver herşeyi ya da ölene kadar umursa
kafiyeleri bir kenara bırakmak gerekirse;
çok fazla düşünme en sonu
carpe diem de soranlara
ruhun memento moriyken
kumpir ye ara sıra da canın pizza isterken
ya da boşver hepsini ben sana bir hikaye anlatayım
ama anlatırken uydurayım.
cehenneme kadar gider absürdlük,
yol ayrımında ayrılalım.
sen fotoğraflar çeken bir tango üstadı olursun belki
ikisini aynı anda yapan
ve aynı zamanda kar üstünde kayan
ben her zamanki gibi izleyen bir adam
soranlara da öyle diyorum zaten:
izliyorum şu an
fikrim yok, bilgim yok: evim ve yurdum da,
yurtta kalmama rağmen.
çok düşünmemek lazım dedi saygıdeğer içses
derste sıkılırken ve tenefüste uyurken
yemek yerken sustu ama, yemek yaparken de
o yüzden yemek yapmayı da sevdim yemeyi de
resimleri sevdim bi de
başlayıp da bitiremediğim portrelerdeki korkunç yüzleri
ve dağların arasındaki minik kulübeyi sevdim
ama bilir misin ki anzerim;
ben küçüklükten beri hiç manzara çizmedim.
nereye gidersem gideyim kendimi de götüreceğim farkındalığından beri
bir yere de gitmedim
onun yerine oturup coen biraderleri izledim
bir de tarantinoyu çok sevdim.
bu bilgiler fuzulî ama çıkmaz karşına,
beni tanıma isteğin bâki kalsa da.
her yağmur yağışında long gone day çaldım
bir de yapabildiysem üstüne sigara yaktım.
atalarımın dediği gibi yaptım
çok da düşünmedim derin, günlerimi yaşadım
zamanın rüzgarı eserken serin.
yaşlandım...
şubatın sonunda, martın başında
baharın yorgunluğunda, günlerin durgunluğunda
iki seçenek var karşında:
ya boş ver herşeyi ya da ölene kadar umursa
kafiyeleri bir kenara bırakmak gerekirse;
çok fazla düşünme en sonu
carpe diem de soranlara
ruhun memento moriyken
kumpir ye ara sıra da canın pizza isterken
ya da boşver hepsini ben sana bir hikaye anlatayım
ama anlatırken uydurayım.
cehenneme kadar gider absürdlük,
yol ayrımında ayrılalım.
sen fotoğraflar çeken bir tango üstadı olursun belki
ikisini aynı anda yapan
ve aynı zamanda kar üstünde kayan
ben her zamanki gibi izleyen bir adam
soranlara da öyle diyorum zaten:
izliyorum şu an
fikrim yok, bilgim yok: evim ve yurdum da,
yurtta kalmama rağmen.
çok düşünmemek lazım dedi saygıdeğer içses
derste sıkılırken ve tenefüste uyurken
yemek yerken sustu ama, yemek yaparken de
o yüzden yemek yapmayı da sevdim yemeyi de
resimleri sevdim bi de
başlayıp da bitiremediğim portrelerdeki korkunç yüzleri
ve dağların arasındaki minik kulübeyi sevdim
ama bilir misin ki anzerim;
ben küçüklükten beri hiç manzara çizmedim.
nereye gidersem gideyim kendimi de götüreceğim farkındalığından beri
bir yere de gitmedim
onun yerine oturup coen biraderleri izledim
bir de tarantinoyu çok sevdim.
bu bilgiler fuzulî ama çıkmaz karşına,
beni tanıma isteğin bâki kalsa da.
her yağmur yağışında long gone day çaldım
bir de yapabildiysem üstüne sigara yaktım.
atalarımın dediği gibi yaptım
çok da düşünmedim derin, günlerimi yaşadım
zamanın rüzgarı eserken serin.
yaşlandım...
Cumartesi, Ocak 23, 2010
Başkalarının Hayatı, Başkalarının Ödülleri
2006'daki diğer yabancı film oscar adaylarını izlemedim ama bu filmin ilk 3ümde yer alacağına şüphe yok. Neyse, olaya dönelim; tüm bu politik, paranoyak, psikolojik kavgaları bir kenara bırakırsak, hikaye çok güzel. İzleyin izlettirin derim ben şahsen.
Bu arada eklemeden de edemeyeceğim, başroldeki amca (Ulrich Mühe) acayip şekilde Kevin Spacey'e benzemekte. İkiz olsalar bu kadar olur.
Etiketler:
Başkalarının Hayatı,
Das Leben der Anderen,
Oscar
Özetlemek Gerekirse...
Günümüz özet devri mi ne? (Yazıya soru sorarak başlamak ilgiyi arttırıyormuş dediler). Evet özet devri bence. Çok klişe sıçmak gibi olmasın ama Google abladan, Wiki abiden hep özetleri okuyoruz. RAM'lerimizde işimize yarayacak kadar tuttuktan sonra hoop çöpe. Öğrendiğimiz çoğu bilgi uçup gidiyor aklımızdan. Löp bilgilere fazla yer yok beynimizde. Eskiden olsa; bir ödev için kütüphane kütüphane gezmek, ansiklopedileri karıştırmak, makaleleri teker teker incelemek gerekirdi. Bu sayede bilgi kıymetli hale gelirdi ve kolay unutulmazdı. Liseye kadar ben de bu yöntemle çalıştım (tamam hadi yalan söylemeyeyim: kütüphane falan gezmedim. Ama evdeki ansiklopedileri baya kullandım). Şimdi günümüze baktığımızda ise öğrenciler özet peşinde sürekli. Geçen gün muhabbet ettiğim, edebiyat okuyan bi arkadaşım "kitapların özetlerini okuyorum ben de yea" dedi. "Hımmmsle" dedim ben de. Ama o da haklı bi bakıma. Özetler gerekli tüm bilgiyi kısa vadeli de olsa veriyor. İleride dönüp bakmayacağı şeyler için günlerini harcamak istemiyor. Ama böyle yapanlar bilmiyorlar ki, her sayfası koklanıp okunmuş bir kitaba dönüp bakmanıza gerek kalmaz çünkü yanınızda, hard diskinizdedir her zaman. Sonrasında bu konu hakkında düşündüm ve Hamsun'un, Camus'un, Kafka'nın, Süskind'in, Yusuf Atılgan'ın özet kitaplarını okusam onları bu kadar sever miydim diye sordum kendime. "Saçmalama lan!" dedi iç sesim. Sustum.
Asıl gelmek istediğim nokta; bizim aktarımımızda seçtiğimiz yöntemler. İnternetin gelmesiyle bilgi alma yöntemlerimiz kolaylaştı ve özetleri seçtik; buraya kadar tamam. Ama düşüncelerimizi, bilgilerimizi, heyecanlarımızı aktarırken de özetleri kullanmaya başladık artık. Dikkat ettiniz mi bilmiyorum ama bir şey düşündüğümüz zaman henüz filizlenmeye başlayan düşüncemizi Facebook statüsüne, Twitter'a veya Msn iletilerine yazıyoruz. Sonrasında da ilgimiz başka şeylere kayıyor ve bir konu üstünde çok düşünmüyoruz. Kar yağarken örneğin; mutlu hissedip paylaşma gereği gördüğümüzde oturup şiir veya yazı yazmıyoruz veya eskileri düşünmüyoruz. Bunun yerine "Oleeeeey! Kar yağıyor!! :):):)" yazıyoruz bilimum sanal ortamlara (sözümüz meclisten dışarı:). Ben eskiden izlediğim filmler veya okuduğum kitaplar hakkında yazılar yazardım özetvari; ama şimdi sadece Facebook'ta hayranı oluyorum ya da en fazla Ek$i'de millet ne yazmış diye bakıyorum. Bunu "Başkalarının Hayatı (Das Leben der Anderen)" filmini izlerken düşündüm. Zira beni ilgilendiren politik konulara parmak basıyordu ve üzerine düşünmem, hatta yazmam gerektiğini hissettim. Yazının bundan sonrası, sonraki kayıtta...
Asıl gelmek istediğim nokta; bizim aktarımımızda seçtiğimiz yöntemler. İnternetin gelmesiyle bilgi alma yöntemlerimiz kolaylaştı ve özetleri seçtik; buraya kadar tamam. Ama düşüncelerimizi, bilgilerimizi, heyecanlarımızı aktarırken de özetleri kullanmaya başladık artık. Dikkat ettiniz mi bilmiyorum ama bir şey düşündüğümüz zaman henüz filizlenmeye başlayan düşüncemizi Facebook statüsüne, Twitter'a veya Msn iletilerine yazıyoruz. Sonrasında da ilgimiz başka şeylere kayıyor ve bir konu üstünde çok düşünmüyoruz. Kar yağarken örneğin; mutlu hissedip paylaşma gereği gördüğümüzde oturup şiir veya yazı yazmıyoruz veya eskileri düşünmüyoruz. Bunun yerine "Oleeeeey! Kar yağıyor!! :):):)" yazıyoruz bilimum sanal ortamlara (sözümüz meclisten dışarı:). Ben eskiden izlediğim filmler veya okuduğum kitaplar hakkında yazılar yazardım özetvari; ama şimdi sadece Facebook'ta hayranı oluyorum ya da en fazla Ek$i'de millet ne yazmış diye bakıyorum. Bunu "Başkalarının Hayatı (Das Leben der Anderen)" filmini izlerken düşündüm. Zira beni ilgilendiren politik konulara parmak basıyordu ve üzerine düşünmem, hatta yazmam gerektiğini hissettim. Yazının bundan sonrası, sonraki kayıtta...
Salı, Ocak 12, 2010
Knut Hamsun'un Victoria'sından
DİKKAT: Spoiler olabilir...
Knut Hamsun'un Victoria'sının ana karakteri Johannes odasında öyküleri üstüne çalışırken sevgilisi içeri girer. Sevgilisi, Victoria'nın kuzenidir ve bir süredir Johannes'le görüşmektedir. Kız tüm içtenliğiyle onu sevdiğini söyler durur Johannes'e. Fakat Johannes gönül işlerinden çok hikayeleri üstünde çalışmaktadır. Sürekli Victoria'yı düşünür durur ama onun kuzeniyle de görüşmeye devam eder. İçeri giren kız sevinçle Johannes'in boynuna sarılır ve az önce döndüğü baloyu anlatmaya koyulur. Baloda genç bir İngiliz'in ona bir gül verdiğini ve gençle gece boyu dans ettiklerini anlatır. Johannes duruma şaşırır ama belli etmez. Kız anlatmaya devam eder; genç İngilizden çok etkilendiğini ama aynı zamanda Johannes'i de sevdiğini söyler: "İkinizi de seviyorum... Beni yanlış anlamıyorsun değil mi sevgili Johannes? Seni de seviyorum ama ondan da gerçekten çok hoşlandım." Umrunda değilmiş gibi yapar Johannes ve genç kızı evine gönderir. Sonrasında oturur ve iki öykü yazar:
İlkinde bir adam fener ışığında gazete okur akşamleyin ve saksafondan müzik dinler, ağzında bir pipoyla. Karısı endişeli bir şekilde etrafı toparlar ve adama sorar: "Sen bugün gitmeyecek misin kahveye?" Adam şüphelenir bu soru üzerine ama belli etmez. "Birazdan" der. Gazetesini bitirir, ceketini giyer ve çıkar evden. Biraz uzaklaştıktan sonra arka taraftan dolanır, evine yaklaşır ve evlerinin yanındaki tepede beklemeye koyulur. Genç bir adam gelir eve. Kadın onu içeri buyur eder ve evden şen kahkahalar duyulmaya başlar. Bir kaç saat sonra kadının dostu evden ayrılır ve kahveden dönüyormuş izlenimi vermek isteyen adam bir saat kadar sonra gelir eve. Karısı kapıyı açar açmaz belinden kavrar ve kendine çeker: "Az önce bir yaban domuzu mu gördüm ne?! O domuzu bir güzel vurmak lazım bence; ne dersin?" der ve kahkahalarla gülmeye başlar. Karısı da şaşkın bir şekilde güler ve eski hayatlarına dönerler.
İkinci hikayede tekerlekli sandalyede bir adam vardır. Hastalıktan saçları dökülmüş, suratında yaralar çıkmış. Karısı ona her gün bıkmadan usanmadan bakar. Yemeğini yedirir, banyosunu yaptırır, beraber gezerler. Fakat adam çok çirkin olduğunu düşünüyordur. Karısı ise çok güzeldir. Adam bunu fena halde kafaya takmıştır ve ara sıra eşine de anlatır bu meramını. Bir gün eşi alır eline makası ve keser saçlarının tamamını. "Bak ben de böyleyim artık" der. Adam kadına bir gül uzatır. Ölene kadar mutlu yaşarlar.
Bu hikayeleri yazdıktan sonra Johannes kızla görüşmeyi keser.
Nedendir bilmem ama koskoca aşk öyküsünde aklımda kala kala bu kısım kalmış. İlk okuduğumda bu kadar etkilendiğimi hatırlamıyorum ama bu kısım sonraları sayısız kere kafamı meşgul etti. En sevdiğim kısım da budur sanırım hikayede. Nedendir bilmem...
Knut Hamsun'un Victoria'sının ana karakteri Johannes odasında öyküleri üstüne çalışırken sevgilisi içeri girer. Sevgilisi, Victoria'nın kuzenidir ve bir süredir Johannes'le görüşmektedir. Kız tüm içtenliğiyle onu sevdiğini söyler durur Johannes'e. Fakat Johannes gönül işlerinden çok hikayeleri üstünde çalışmaktadır. Sürekli Victoria'yı düşünür durur ama onun kuzeniyle de görüşmeye devam eder. İçeri giren kız sevinçle Johannes'in boynuna sarılır ve az önce döndüğü baloyu anlatmaya koyulur. Baloda genç bir İngiliz'in ona bir gül verdiğini ve gençle gece boyu dans ettiklerini anlatır. Johannes duruma şaşırır ama belli etmez. Kız anlatmaya devam eder; genç İngilizden çok etkilendiğini ama aynı zamanda Johannes'i de sevdiğini söyler: "İkinizi de seviyorum... Beni yanlış anlamıyorsun değil mi sevgili Johannes? Seni de seviyorum ama ondan da gerçekten çok hoşlandım." Umrunda değilmiş gibi yapar Johannes ve genç kızı evine gönderir. Sonrasında oturur ve iki öykü yazar:
İlkinde bir adam fener ışığında gazete okur akşamleyin ve saksafondan müzik dinler, ağzında bir pipoyla. Karısı endişeli bir şekilde etrafı toparlar ve adama sorar: "Sen bugün gitmeyecek misin kahveye?" Adam şüphelenir bu soru üzerine ama belli etmez. "Birazdan" der. Gazetesini bitirir, ceketini giyer ve çıkar evden. Biraz uzaklaştıktan sonra arka taraftan dolanır, evine yaklaşır ve evlerinin yanındaki tepede beklemeye koyulur. Genç bir adam gelir eve. Kadın onu içeri buyur eder ve evden şen kahkahalar duyulmaya başlar. Bir kaç saat sonra kadının dostu evden ayrılır ve kahveden dönüyormuş izlenimi vermek isteyen adam bir saat kadar sonra gelir eve. Karısı kapıyı açar açmaz belinden kavrar ve kendine çeker: "Az önce bir yaban domuzu mu gördüm ne?! O domuzu bir güzel vurmak lazım bence; ne dersin?" der ve kahkahalarla gülmeye başlar. Karısı da şaşkın bir şekilde güler ve eski hayatlarına dönerler.
İkinci hikayede tekerlekli sandalyede bir adam vardır. Hastalıktan saçları dökülmüş, suratında yaralar çıkmış. Karısı ona her gün bıkmadan usanmadan bakar. Yemeğini yedirir, banyosunu yaptırır, beraber gezerler. Fakat adam çok çirkin olduğunu düşünüyordur. Karısı ise çok güzeldir. Adam bunu fena halde kafaya takmıştır ve ara sıra eşine de anlatır bu meramını. Bir gün eşi alır eline makası ve keser saçlarının tamamını. "Bak ben de böyleyim artık" der. Adam kadına bir gül uzatır. Ölene kadar mutlu yaşarlar.
Bu hikayeleri yazdıktan sonra Johannes kızla görüşmeyi keser.
Nedendir bilmem ama koskoca aşk öyküsünde aklımda kala kala bu kısım kalmış. İlk okuduğumda bu kadar etkilendiğimi hatırlamıyorum ama bu kısım sonraları sayısız kere kafamı meşgul etti. En sevdiğim kısım da budur sanırım hikayede. Nedendir bilmem...
Cumartesi, Aralık 12, 2009
I'm a Lizard King, I Can Do Anything
"Kertenkeleler dünyadan tamamen yok olsalar da sistemde hiçbir değişiklik olmaz, bu yüzden kertenkeleler dünyanın tek tam bağımsız canlılarıdır ve ben de onların kralı Jim Morrison'um. 1943’ te Melbourne Florida’ ya kuyruklu bir yıldızdan koparak düştüm. Yaşamla ölüm arasında gezindim hep ama yaşamı ilk algıladığım an ölümü ilk keşfettiğim andı.
***
Ben tek bir bedene hapsedilmiş sonsuz bir köleyim ve satırlarda özgürleşiyor ruhum. Düşünceler arasında gezinen küçük bir prens, kanatları olan ölü bir tırtılım.
Ben deri ceketli Rimbaud’ um. Başkaldırı, düzensizlik ve kaosa ilişkin her şey ilgimi çekiyor, özellikle de görünüşte hiçbir anlamı olmayan eylemler. Özgür hareket, davranış… Olduğundan başka hiçbir şey olmayan eylemler. Sonuç yok, sebep yok. Yönlendirilmemiş, özgür eylem. Eğer bu akışa kapılıp özgürce yaşarsanız çevrenizdeki insanlar farklı bir hareket yaptığınızı düşünürler ve huzursuz olurlar ya sizden kaçarlar ya da size engel olurlar.
***
Aileler, toplum, devlet ve tüm diğer kurumlar bütün bencilliklerini ortaya koyarak aynı kalıpta insanlar yetiştirmeye çalışıyorlar. Herkes kendi dünyasını hayatından aldığı tecrübelerle kurmalı. İnsanlar başkaldırmalı, hiçbir siyasi ve toplumsal baskıya boyun eğmemeli.
Hayatın tozpembe olmadığını biliyorum ve kötü şeyleri görmezden gelip mutlu bir insan rolü yapmanın aptallık olduğunu düşünüyorum. Nihilizme sığınıyorum, bilinci, karanlık bilinçaltını ve keşfedilmemiş arzuların dış görünüşlerini benimsiyorum.
Aldous Huxley’ den beyin ve sinir sisteminin, dışarıdan gelen bilgileri eleyerek kişiye kısıtlı algılama hakkı tanıdığını ancak alkol ve LSD’ nin bunların çok ötesinde algılama olanakları yarattığını öğrendim. William Blake’ de beş duyunun mükemmel derecede gelişip, açılana dek, bedenin ruhun hapishanesi olduğunu söylüyordu.
Duyular ruhun pencereleridir…
Artık algılamayı değiştiren bu yolların birçoğu yalnızca doktor kontrolünde elde edilebiliyor ya da yasadışı yollarla. Batı kültürü alkol ve tütüne izin veriyor sadece. Duvarın öte yanına açılan tüm kimyasal kapılar uyuşturucu, bu kapıları izinsiz açmaya çalışanlar ise keş olarak damgalanıyor. Ama kurallar ve yasaklar ruhun sonsuz keşfi yolculuğunun önüne çıkan cılız engellerden öteye geçemeyecekler. Eğer gerçekten nelerin uyuştuğunu görmek istiyorsan dikkatlice ve açık bir algıyla çevrene bak, bir süre sonra her şeyin potansiyel uyuşturucu olduğunu göreceksin ve tek yapman gerekenin her zaman algılarını özgür bırakmak olduğunu anlayacaksın.
***
Tanrılar hayallerle uyuşturur bizleri. Bizlere kitaplar, konserler, şiirler, şarkılar, şovlar, sinemalar verirler. Sanat yoluyla kafamızı karıştırır ve kendi köleliğimizin içinde kör ederler bizleri. Sanat, hücre duvarlarımızı süsler, sessiz ve bir örnek tutar bizi. Karanlığa zahiri bir ışık tutar, hayali aydınlanmalar yaşatır.
Sanat aydınlatmaz ya da özgürleştirmez, yoğunlaştırır…
***
Hayata değişik bir açıdan bakabildiğime inanıyorum ama içinde yaşamayı becerebildim mi, bilmiyorum… Aslına bakarsanız pekte umurumda değil.
Hep bir şair olarak anılmak istiyorum ve şiirle baş başa kalabilmek için yaratılan bu sahte imajlardan kurtulmam gerekiyor. Belki ölü taklidi yaparak Hawaii’ ye kaçarım, belki metabolizmam ruhumun arınma sürecine ayak uyduramaz ve iflas eder, belki ölüme kendim giderim, belki de bambaşka bir şey… Ne fark eder ki…
***
Her şeyin ötesinde, artık sona doğru yaklaştığımı hissediyorum. Kusursuz ve arzu dolu sona… Algıların kapılarını teker teker açarken geçtiğim her eşikte biraz daha sendeliyorum, artık kendimi tutmak gibi bir zorunluluğum yok. Alevlerin akışını hissediyorum. Titreşimler bedenimi sarıyor, kendimi daha da özgür bırakıyorum ve tüm eşikler sonsuz bir hayal gibi ardımda sıralanıyorlar. Kıpırdamadan boşluğun içinde kayıyorum, gittikçe hızlanıyor ve yumuşaklaşıyor. Sürtünme bedenimi kavrıyor. Parmaklarım kıvılcımlar saçıyor, yavaş ve zarifçe enerjiye dönüşüyorum. Sonunda ruhumu ve bedenimi tam olarak birbirine karıştırabiliyorum.
Bir kuyruklu yıldız olmak istiyorum, herkesin durup baktığı, birbirine gösterdiği bir kuyruklu yıldız, sonra… Ansızın bir patlama ve ben yokum. Bir daha hiçbir zaman böyle bir şey görmeyecekler ve beni hiç unutmayacaklar…"
Jim Morrison. K Dergi 27. Sayı (6 Nisan 2007)
Paylaşmamanın günah olduğu yazılardan sadece biri. Gece gece aklımı başımdan alan Kertenkele. Unutulmayacaksın Jim baba.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
